Yaşını başını almış engelli yoksunu sosyal ülkem

Kamu spotlarında, kitaplarda, broşürlerde zihinsel engelliler genelde en fazla 16 yaşa kadar olan çocuklardan seçilir. genelde de 4-5 yaşlarında sevimli down sendromlu çocuk fotoğrafları oldukça popülerdir.

Kimse o resimleri gördükten sonra “bu çocuk elli yaşına gelince ne olacak?” diye sormaz. “neden çevremde hiç yaşını başını almış saçına ak düşmüş kerli ferli bir otizmli, down sendromlu, zihinsel engelli görmüyorum?” demez. sanki bu çocuklar on beş yaşına kadar yaşıyor, on beşinden sonra da mucizevi bir şekilde dünyadan yok olup gidiyorlarmış gibi bir algıları var. Ben o çocuklar 15 yaşından sonra ne oluyor size anlatayım.

Eğitim için kurum bulamıyorlar, devletin sevk ettiği kurum sayısı sınırlı, yetersiz ve kontenjan çok az. sırada bekliyorlar. Yazlıktaki komşumuzun 2002 doğumlu birinci sınıfa kayıtlı bir erkek öğrenci var, hem bedensel hem zihinsel yetersizliği var bu çocuğun ve senelerdir 1-c sınıfına kayıtlı. daha yönlendirilmesi bu ay yapılmış ve yine senelerce sıra bekleme olasılığı var. dağ başında şehirde değiliz, dünyanın sayılı metropollerinden istanbul’dayız ayrıca.

Kurum bulsa bile orta ve ağır düzey zihinsel engelliler yoğun eğitimle dahi çok yol katedemezler. beyin kimyaları normal ve normalüstü zekaya sahip bireylerinkinden farklı çalıştığı için epilepsiyi andıran krizler geçirebilirler ve bu krizler genelde senelerce öğrendiği her şeyi unutturucu niteliktedir, bu arada öğrenmekten kastım ışığı açıp kapamak, pantolon çıkarmak, kuantum fiziği falan gelmesin aklınıza. en temel özbakım becerileri, okuma yazma, sayma falan aklına getirme bunları.

Tek amacı devletten para kopartmak olan, özellikle varoş mahallelerde kapı kapı dolaşıp kendisini dershaneymiş, etüt merkeziymiş gibi tanıtan, cahil aileleri kafalayıp ihtiyacı olmayan çocuklara bile zorla zihinsel engelli raporu aldırtan, eğitim verdiği çocuk başına devletten prim alan özel eğitim rehabilitasyon merkezi gerçeğini zaten hiç tartışmayalım bile. haftada maksimum iki defa gidilebilen bu yerler adamakıllı eğitim vermezler, tek düşündükleri paradır, maksimum kırk dakika ayırırlar. gerçekten ihtiyacı olan çocukların sürekli ve rutin bir eğitim alması gerekirken haftada bir iki defa yarım saatliğine gelip aldığı eğitim ne kadar kalıcıdır sizin takdirinize bırakıyorum.

zaten 18 yaşından sonra yaş problem olur. çocuk erkekse onca rapora, sicile rağmen bir de sizi askere çağırırlar, çocuğu da alıp milletin içinde rezalet çıkara çıkara çocuğun zihinsel engelli olduğunu bir de teğmen abilere kanıtlamak zorunda kalırsın. belli bir yaştan sonra kurum bulamazsın. zaten çocuğun on iki yaşından sonra aldığı eğitimin de bir süre sonra bir anlamı kalmamaya başlar. artan rahatsızlıklar, artan kırmızı reçeteli ilaçlar, anlam verilemeyen hastalıklar derken o broşürlerde gördüğünüz sevimli çocuklar otuz yaşında delilere dönerler.

ha bir de en kötüsü o çocuk büyürken sizin yaşlanmanızdır. yaşıtlarınız torun severken siz hala otuz kırk yaşında bir bedendeki bebeğe bakmak zorundasınızdır. üstelik siz de altmışı, yetmişi görmüşsünüzdür. antidepresansız tek gününüz geçmez. en yakınım dediğiniz kardeşler, akrabalar hep toz duman olmuştur, hiç elleşmezler. muhtemelen aileniz dağılmıştır. baba ya da anneden biri karşı tarafı suçlayıp kaçmıştır. sinirleriniz harap olmuştur. ömrünüzün yarısından fazlasını vefa ettiğiniz halde hiçbir sonuç alamamak, elinizdeki çocuğun hala kundaktaki bebekten farksız oluşu sizi yıpratır. ne o yılları geri alabilirsiniz ne çocuğunuzu düzeltebilirsiniz. bir ömrünüz vardır ve yarısı boşa gitmiştir. evet, ağır oldu. ama gerçek bu. boşa gitmiştir. çabanız, fedakarlıklarınız hiçbir sonuç vermemiştir. harcadığınız yıllar hiçbir işe yaramamıştır. kimse size altın madalya falan takmamıştır kendinizi heba ettiniz diye. hiç öyle “ay ben onun gülüşüne kurban olurum…” edebiyatına girmeyin. yaşamadan kamyoncu edebiyatı kasmayın.
Bu ülkede 50 yaşında zihinsel engelli yok mu, var? nerede mi, en yakın ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde ilaçla uyutuluyor sürekli. görmüyorsun, çünkü ebeveynleri öldü, akrabaları uğraşmadı.
hiç arabesk takılmayın, ülke gerçekleri bunlar. üstüne para verseler bir saat bakmayacağınız çocukla sırf aranızda anne/baba – çocuk bağı var diye her şeyi göze alabileceğinizi zannetmeyin. bir insanın başka bir insanı hem deli gibi sevmesi hem bazı zamanlar onun hakkında “acaba doğmasaydı, acaba hastalanıp ölseydi… mutlu olur muydum?” diye düşünmesi ve akabinde pişman olup vicdan azabından gebermesi hiç kolay değildir. dedim ya bilip etmeden sallamayın güzel kardeşim…

Reklamlar

EMEK, AÇLIK, YOKSULLUK ve AHMAK KAPİTALİSTLER

Tunus’ta bir üniversiteli gencin kendini yakmasıyla başlayıp dalga dalga tüm Arap ülkelerine yayılan isyan hareketlerinin öğrettiği çok şey var.

Tunus’ta ve Mısır’da insanlar ellerinde “ekmek” ile yürüyüşe geçti.  El-Hurriye (özgürlük), er-Rağife (ekmek) ve eş-Şerife (onur) diye yeri göğü inlettiler. Pide ekmeklerin üzerine el-Cu’i (açlık) ve el-Fakr (yoksulluk) yazılarıyla çığlık çığlığa bağırdılar.

Gel gör ki en “tuzu kurular” bizimkiler çıktı. Çünkü takip edebildiğim kadarıyla destek eylemlerinde “İslamcılar” zinhar ağızlarına “ekmek, açlık, yoksulluk” kelimelerini almadılar, almıyorlar. Bu sözleri “boğaz davası” diye aşağıladılar, aşağılıyorlar.

Keza sol guruplar da zihnar “Allah, Allahuekber” diyemediler, diyemiyorlar.

Oysa en azından saygı gösterip onların dilini kullanmaları gerekmiyor mu?

“Allah, ekmek, özgürlük” diye bağırılırken İslamcıların “ekmek”, solcuların da “Allah” sözünden kaçtıklarını gözlerimle gördüm.

Çok tuhaf.

Tuhaftan da öte “Allah’ın sesi ile yoksulun sesini ayırma projesi” dediğimiz operasyonun trajik kurbanları olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Bir taraf “açlık, yoksulluk, ezilen” diyor Allah diyemiyor, diğer taraf “Allah, din, iman” diyor açlık, yoksulluk, emek diyemiyor.

Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça…

Oysa Tunus’tan yayılan isyan dalgası bunu nasıl da aştı.

İnsanlar ellerinde ekmeklerle yürüdüler ve meydanlar “Özgürlük, Ekmek, Onur, Allahuekber” sesleriyle inledi, inliyor…

Bakın, Anadolu’nun bir köyüne veya kasabasına gidin. İnsanların yerde gördükleri iki şeyi alıp öperek yukarı koyduklarını göreceksiniz; Kur’an ve ekmek…

Kur’an ve ekmek…

Allah ve emek…

Özgürlük ve onur…

Yeryüzünde bundan daha yüce, bundan daha büyük bir dava var mıdır?

“Ekmek” emeğin sembolüdür.“Emek” Kur’an’da yegâne insani değerdir; “İnsan için emeğinden başkası yoktur.” (Necm; 39) der Kur’an.Emeğin hakkı Allah’ın hakkıdır.Yoksula vermek Allah’a vermektir.Emeği sömürmek Kur’an’a göre en büyük günah olup Allah’a şirk koşmak demektir.

***Mağaradan şehre inen adam “Beni örtün, beni örtün” dedi.

Eşi Hatice onu şöyle teselli etti:

“Sen öksüzü korursun, yoksulun yanında olursun ve asla yalan söylemezsin. Bu duyduğun ses İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya gelenin aynısı Namus-u Ekber’dir, korkma.”

Bu sözler daha sonra Mâun adıyla sure oldu, ayetleşti.

Öksüzü korumak…

Yoksulun yanında olmak…

Ve asla yalan söylememek…

Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol.

Ey “emek, açlık, yoksulluk” kelimelerini ağızlarına alamayan tuzu kurular!

“Öksüzü korumadan”, “yoksulun yanında olmadan” İslam mı olur sanıyorsunuz?

Nereye gidiyorsunuz?

Sizinki hangi din?

Hangi hayvana kıyacaksınız bu Bayram?Emek-Tozu

DURSA ZAMAN

Zamanın durmasi icin Yillar once söylenmis yada yazılmış herşeyin kıymetini şimdi daha iyi anlıyorum. Mesela zaman dursa çocuklar yada gençler katledilmese kadın üzerindeki erkek hegemonyası kahrolsa ve kadın olarak sus denmese örneğin…
Zamanın durması imkansIz birşey belki ama şöyle olabilirdi, akrep ve yelkovan sonsuz bir süratle dönse öyle bir hızlı dönse ki hep aynı yerdeymiş gibi olsa böylelikle herşey öylece kalabilirdi zarar görmeden ve vermeden…

Demagog Hükümet

Aslında her hükümet demagoji sever ama çığırından çıkaran hükümetler mitomani hastalığına yakalanan insanlara benzer, bu da tedavisi fazla zor olmayan hastalıklardandır yani tedavi edilebilir. Fakat mitomanik hükümetlerin tedavisi oldukça uzun sürer ve bedeller verilir bu süreçte. Örneğin; bu yalancı ve demagog sıfatından kurtulmak yada yalanı yalanla kapatmak için masum gençleri yada demagoji düşmanı sosyalist ideolojiye sahip insanları katleder veya yıllardır verdikleri sözleri başkalarına mal ederek kendilerini temize çıkarırlar.

-Evet evet burası kesinlikle Anadolu Cumhuriyeti olması gerekirken Türkiye Cumhuriyeti olan ülke namı diğer yalanlar ve kıvırmalar ülkesi. Ayrıca kıvırmanın şık durduğu bi yer varken bunu ruhlarına taşımış olmalarına da anlam veremiyor insan. Herneyse… İktidar olmalarını demagojiye borçlu olanların demagojiden kıvırarak kurtulması da bir nevi nankörlüktür yada diktatörlüktür. Platon yıllar önce sanki alın 21.yy’de lazım olur dercesine:”Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin devleti idare edebileceği zannedilir.Demokrasi bir eğitim işidir.Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur.Devam edilirse demagoglar türer ve bu demagoglardan da diktatörler çıkar.

at

PSİKOPATOLOJİ

Dünya kimine göre oluştu, kimine göre yaratıldı 7 gün ve gecede, ve sonra insan…

Habil Kabil’i öldürdüğünden beri insanoğlu kötü şeyler düşünebilir oldu ama ilk düşündükleri şeyler yansızdı

yada öyle olmalıydı, ama insan ona hayat verdi alevlerini ve cinnetlerini yansıttı ona. Saflığını yitirmiş, inanca dönüştürülmüş düşünceler, zaman içindeki yerini alır oldu. ve mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış oldu.

işte; ideolojiler , doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğdu.

Evet,  psikopatlık ideolojik ve kadim bir kavramdır.  Onda kusur duygusu hiç yoktur yada az gelişmiştir ve devam eden duygu ilişkilerini diğer insanlarla bağlayarak yapmaya muktedir değildir.